Ve sen, ben İstanbul’dan sıkılmışken, gönüllerin aradığı bir başka yerken, şehirlerden kaçmak elzemleşmişken, o anda çıkıyor karşına büyülü vadiler. O anda buluyorsun kendini bir başka yerde. Dağların arasında olmanın huzurunu o anda hissediyorsun. Kimisi kendini bırakıp o ana, büyülü vadinin ortasında, dağların arasında dans edercesine çeviriyor elindeki sopayı. Sana kalan o anı fotoğraflamak, sana kalan o anı saklamak.
İstanbul’un bir güzel yanı da, vapura biniyorsun. Öyle güzel bir yanı var, evet. Böyle o yakadan bu yakaya geçiyorsun filan. Nerden baksan 25 dakika. O 25 dakikayı güzel yapan bin bir İstanbul karesinin yanı sıra, bin bir İstanbul insanı da var. O bin bir insanın tükettiği bin bir bira var. Başka şeyler de var, başka hissiyatlar da. Fakat, sıradan ama güzel bir günün bıraktığı tad, işte aşağı yukarı şu yukarıdaki fotoğraf. İstanbul’da sıradan bir gün annem, tadını çıkar.
Günlerden bir gün, Nejat Abi’ye sorsan kara kışın sonuna doğru, bana sorsan gün güneşli mi o bile bilinmiyordu. Kendimi azat edebilmeyi de başaramamıştım zaten, rüzgar beni bir sahile de götümemişti.
Güzel bir kız tutmuştu elimden, gel demişti. Geri dönen balıkçılardan filan zaten hiç haberim yok, peşinden tuttum gittiği yolu. Merdivenler, binalar, insanlar, bir bakmışsın böyle bir takım ortamlar. Bu da işte o ortamların fotoğrafı. İster özgürlüğün, ister dinginliğin, ister esaretin yansıması.
Metucon’a filan gidiyoruz Ankaralara, üşenmiyoruz. İnsanlarla tanışıyoruz orda. Sonra lan bugün ayın yedisi öğrencisi kredisi yatmıştır diyerekten Ziraat’in Kadıköy rıhtıma bakan eski bankamatiklerinin önünde sıraya giriyoruz.
Beklerken öyle, arkada bir kız, yav bir yerden tanıdık sanki, aa ulan Ankara Metucon filan, hatırlamacalar, sarılmacalar vesaire. Öyle. Aynı vapurla aynı yere gidiyormuşuz filan. Liseli ergenliği de atlattığımız yıllar ama, Converse’den vazgeçememişiz. Hele bir de benimkiler yırtık, inatla atmıyorum filan. Hayat bir garip işte.
Sonra bir daha görmedim hanım kızımızı, burdan kendisine selam olsun efendim.
Bilen bilir. Kadıköy Kadife Sokak’taki Vagon. Bir zamanlar Vagon vardı. Masaları hep bizden insanlarla dolardı. Vagon hala var. Fakat biz eski biz değiliz. Orası hala var da, biz oraların masalarında değiliz artık. Belli bir yaşı geçtikten sonra bir kafenin masasında içilen çay mı anlamsızlaşıyor, yoksa yıllar geçince insanlar mı başka yerlere dağılıyor bilmiyorum. Öyle de anılar işte.
Bu fotoğrafı çekerken tripod kullanmıştım. Tripodumu yeni aldığım zamanlar tabii, heyecanlıyım. Tripoda rağmen fotoğraf yamuk, gözden kaçacak gibi değil. Burdan da anlaşılıyor ki mekanın zemini yamuk. Peki ben burdan yamuk zekinli mekanlarda oturan yamuk akıllı çocuklardık diye bir şekillenmeye girsem fazla liseli olur di mi? Üf hem de nasıl. Hiç girmem o yüzden. Yularıdaki cümleler yeteince liseli zaten.
İstiklal’e çıkılmaya görsün. Ne oluyor, ne bitiyor, giriyor insanın kanına İstiklal’in o sökülüp atılan, özlenen parke taşlarının ruhu. Bir anda bakıyorsun, sarhoş olmuşsun. Yakışıyor sarhoşluk İstiklal’e. Yakışıyor sarhoşluk İstanbul’a. Hele bir de insan sarhoşken bir başka görüyor ışıkları, gördüğü gibi de fotoğraflıyor. En azından ben öyle yapıyorum, en azından yukarıda öyle yaptım. Dönsün hocam o bira.
Dedim ya işte, kanımda var entellik. Dur durak bilmiyor. An geliyor Balat’a gidip politik göndermeli fotoğraflar çekiyor, an geliyor oturduğu yerden arkadaşını fik fikliyor içimdeki entel. Kadıköy’de bir meyhanede, beklerken bir diğer arkadaşı, sonra o arkadaşla bu arkadaş telefonda konuşurken, küçük de bir iddia gibi. Alın size o fotoğrafın hikayesi: http://ceptekikanyak.blogspot.com/2009/08/selamona.html
Zaman zaman fotoğraf çekiyorum ben. Balat’a filan gidiyorum hatta bu fotoğrafları çekmek için. Neden? Çünkü entelim. Çünkü şekilliyim. Yemediğim bir bok kalırsa, eksik hissederim.
Neyse, Balat’a gidilen günlerin birinde, bir inşaatın tepesidir efendim yukarıda gördükleriniz. Milliyetçiliğin inşaat tepesine 3 bayrakla yansımasının şaşırmasını yaşarken ben, objektifi doğrulttuğumda bir de okul önlüğüyle genç bir arkadaşı gördüm orada. İşte o an anladım, kaçış yok resmi ideolojiden, kaçış yok devletimden! Biat edin ulan ibneler!!!111!!biribirbir
Naber?
(Hele bir şöyle başlayalım yavaştan, dur bakalım sonra nasıl olur buralar.)